Birkacdakika, yaşama dair bir yeni medya girişimidir!

UZMAN ÇAVUŞLAR: İSİMSİZ KAHRAMANLAR 1 - SEMİH ÇALIŞKAN YAZDI

Yıllar önce bir kitap okumuştum. Koray Gürbüz’ün derlediği “UNUTMAYIN”… Öyle bir kitaptı ki, insanın içine işliyordu. Bitirmem çok uzun sürmüştü; çünkü her sayfasında boğazım düğümleniyor, gözlerim doluyor, kitabı usulca bir kenara bırakmak zorunda kalıyordum. Her geri dönüşümde bir başka yaşanmışlıkta kendimi buluyor, tanımadığım insanların acısında kayboluyordum. Yıllar geçti. Sonra birkacdakika.com’u kurdum. Kafamda hep bu kitaba benzeyen bir köşe oluşturma fikri vardı. Canlı, duygusal, içten ve sürekli güncellenen bir alan… Şehitlerimize, gazilerimize ve muvazzaf askeri personelimize tazîm köşesi… Bu düşünceyle yola çıktım. Araştırmalar yaparken ise yolum beklenmedik bir yere vardı: “Uzman erbaşlar” ile tanıştım. Toprağın hamuruna kanını maya eden, ismi bilinmeyen ama yükü en ağır olan kahramanlarla…

Onların hayat hikâyelerini dinledikçe, “UNUTMAYIN” kitabının sayfaları yeniden açıldı gözümde. Bu kez bir satır değil, bir gerçeklik olarak. Sessizce yaşayan ama en gür sesle mücadele eden bu insanların hayatları, sessiz sedasız gök kubbeye gitmemeliydi. Gök kubbede hoş bir sada olarak kalmalarının şart koşulu şehadet olmamalıydı… Bilinmeli, hatırlanmalı ve her daim milli hafızada taze tutulmalıydı… İşte bu yazı dizisi de biraz da bu yüzden var: Hatırlamak için, unutmamak için… Onlara yöneltilen eleştirilere karşılık vermek için…

Türk ordusu 50 yılı aşkın süredir havada, karada ve denizde mücadele ediyor. 1974’te Kıbrıs’a, dönemin başbakanı Ecevit’in ifadesiyle “hem Türklere hem Rumlara barış getirmek için” düzenlenen harekât ile birlikte Türk ordusunun kesintisiz mücadelesi başladı. O gün bugündür Türk ordusu, her ne kadar bazı dönemlerde doğrudan çatışmaya girmemiş olsa da sahada varlık göstermeye devam etti.

Bu uzun süreçte TSK; PKK, YPG/PYD, TKP/ML – TİKKO gibi silahlı sol örgütler, DEAŞ ve FETÖ gibi çeşitli köktendinci terör ve casusluk örgütleri ile hem şehir merkezlerinde hem sınır ötesi harekât bölgelerinde düşük ve yüksek yoğunluklu çatışmalara girdi. Özellikle 1980’li yıllarda PKK terörünün neşet etmesi ve ilerleyen zamanda giderek artmasıyla birlikte, profesyonel asker ihtiyacı belirginleşti. Bu doğrultuda çıkarılan “Uzman Erbaş Kanunu” ile birlikte, günümüzde ordunun bel kemiğini oluşturan uzman onbaşı ve uzman çavuş rütbeleri kurumsal yapıya kavuşturuldu ve sahadaki etkinliği giderek arttı.

O gün bugündür, uzman erbaşlar; komanda birliklerinde, terörle mücadele faaliyetlerinde, özel kuvvet ihtisaslarında eğitim alıyorlar. Türk Ordusunun sahadaki en önemli silahlı unsurlarından birisi olarak faaliyet gösteriyorlar. Uzman erbaşlar ile ilgili biraz araştırma yaptığınızda karşınıza bu zümrenin TSK’nın “en’leri” olduğu çıkıyor. En yoğun çatışma deneyimine sahip ve en fazla çatışma bölgelerinde bulunan, en fazla şehit veren, özlük hakları en sorunlu olan ve en fazla eleştirilen zümre… En sonda yazacağımı en başta yazacağım: Uzman erbaşlar/çavuşlar Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üvey evladı!

Uzman erbaşlar, bilinen ismiyle uzman çavuşlar, sosyal medyada çok fazla çirkin tavırlara, eleştirilere ve ithamlara maruz kalıyorlar. Özellikle, uzman çavuşların maaşları ve sosyal hayata entegre oluşları-olamayışları, eğitim ve kültür düzeyleri bu eleştirilerin temelini oluşturuyor. Peki, bu eleştiriler ne kadar doğru? Ne kadar haklı?

Hem uzmanların yaşadıklarını, mücadelelerini anlatmak hem de neden böyle eleştirilere maruz kaldıklarını düşündüklerini öğrenmek için birkaç uzman çavuş ile görüşme gerçekleştirdim, bazılarıyla röportaj yaptım. Kimileri verdikleri bilgileri kullanmama izin verdi, kimileri ise sadece sohbet etti ve bunların yazılmamasını istedi. Görüştüğüm uzman erbaşlar içerisinde uzman onbaşı olarak eğitim görenler de vardı yıllardır uzman çavuşluk yapan da… Ya yurtiçinde terörle mücadelede ya da ileri hareket bölgelerinde faaliyet göstermiş, farklı branşlara mensup ve farklı eğitimler almışlardı. Hakkari’nin dağlarını terör örgütü PKK’nın kokarcalarına yıllarca dar eden de vardı Suriye’de öncü birlikte faaliyet gösteren komando da… Bir uzman çavuşun ifadesiyle, yaşantıları memleket için mücadeleyle doluydu.

Hayat hikâyeleri ve askerliği seçişleri benzerdi. Anadolu’da büyümüş, alt-orta gelirli ailelerin çocuklarıydı hepsi. Yaşı gelince askere gitmiş. Kimisi komutanlarının teşviki kimisi kendi isteğiyle zaten sevdiği kamuflajı giyebilmek için uzman erbaşlığa başvurmuş. Hayat hikâyelerinden sonra ilk olarak yaptıkları işin en zor kısmının ne olduğunu sordum. Bu soruyu sormadan önce beklediğim birkaç cevap vardı aslında:

“Aileden, eşten, çocuktan uzak olmak!”

“Her an ölüm ile burun buruna olmak.”

Ve belki “Fiziksel olarak zor şartlarda yaşamak-mücadele etmek.”

İlginçtir ki, hiçbiri ilk cevap olarak kafamdakilere benzer bir yanıt vermedi. Hepsinin ilk cevapları ortaktı: “Şehit vermek.” Şehit olmak değil, şehit vermekti. Silah arkadaşlarını kaybetmek, silah arkadaşlarının yaralandığını görmek yaptıkları işin kötü kısmıydı onlar için. Konuşurken kaybettikleri silah arkadaşlarını hatırladıklarını gözlerinden okuyabiliyordum. Konuştuğum ilk uzman çavuş, arkadaşlarının bir roket mermisinin isabet ettiği arabada yanarak şehit olduğunu, 5 tanesinin ise canlı canlı yanarak gazi olduklarını söyledi. Kendisi ise 7-8 defa ölüm ile burun buruna gelmiş. Neler atlattığınız diye sorduğumda ise “bombalı araç, canlı bomba, temas, pusu, keskin nişancı…” diye saydı.

Bunun üzerine şaşırdım ve sordum:

Semih: “Ya geride kalanlar? Ölümden korkmuyorsunuz, bu açık. Peki, bir operasyona gittiğinizde çocuklarınızı babasız bırakmaktan, eşinizi yol arkadaşsız bırakmaktan, ailenizi evlatsız bırakmaktan korkmuyor musunuz?”

Sorumu dinlerken suratında normalden farklı bir tebessüm vardı. Konuşmaya başladığında ise herhangi bir korku hissetmediğini gösteren bir ifade ile devam etti…

Uzman: Operasyonlarda sadece operasyonu düşünürsün. Zaten operasyon anındaki zorluklar da harici şeyleri düşünmeyi engelliyor. Ailen aklına gelmez. Önemli olan operasyonu doğru bir şekilde tamamlamaktır. Tabii eşin, ailen, eşinin ailesi sana telefon görüşmelerinde “Bırak, gel artık.” diyor. Bana da diyorlardı. Sırf bu yüzden eşimle ayda 1-2 defa görüşürdüm telefonda. Sürekli bu tarz cümleleri duymamak için.

Semih: Bunca zorluğa rağmen neden bırakmadınız?

Uzman: Arkadaşlarını cenk meydanında bırakıp, pes edip gidemezsin. Biz orada ….. kişilik bir aileydik. Aç kalırsın, susuz kalırsın; kokuşmuş barbunyalara talim edersin. Aileni göremezsin, izinler iptal edilir… Hasretlik çekersin… Türlü zorluklarla yaşarsın, ama silah arkadaşlarını geride bırakamazsın! Bırakanlar olmadı mı? Elbette, oldu. Hiçbiriyle görüşmeyiz. Biz Suriye’deyken, bütün Türk milleti arkamızdaydı ve tek yürekti. Herkes en az bizim kadar tutkuya sahipti. Cenk meydanını bırakıp gidemezsin!

Ortamın biraz gerildiğini hissettiğim için nükteyle karışık “Eşinize, operasyonlarda hiç aklınıza gelmediğini söylediniz mi?” diye sordum. Şaşkın bir ifade ile “Hayır, hiç aklıma gelmemişti. Anlayışla karşılar ama herhalde.” Dedi. Güldük, daha sonra sorularıma devam ettim:

Semih: Tüm meslek hayatınızı düşündüğünüzde aklınıza gelen “en” an hangisi? En mutlu, hüzünlü, riskli…

Uzman: Hayatımın en riskli anıydı… Benim ise en mutlu anım… Suriye’de görevdeydik. Çok fazla bombalı araç saldırısı oluyordu. Önlem olarak toprak set oluştururduk. Böylece araç ilk sete çarpardı. İlk çocuğum daha yaşını doldurmamıştı. Bulunduğumuz yerde de telefon çekmiyordu. Sadece o toprak setin üzerinde çekerdi. Açık hedef olarak o toprak setin üzerine çıkar ve daha yaşını bile doldurmamış bebeğimi arardım. Onu görebildiğim tek an oydu ve hayatımın en güzel anıydı. O sırada – her ne kadar ben böyle bir şey istememiş olsam da – silah arkadaşlarım, diğer komandolar etrafa dağılır, toprak setlere çıkar ve beni korurlardı. Sırf bebeğimi görebileyim diye.

O anlatırken duygulanmıştı, ben de dinlerken. O klişe cümle tüm gerçekliği kafamın içinde mütecessimdi: “Siz rahat uyuyun diye!” Gerçekten öyleydi. Bizler rahat uyuyalım diye bir bebek babasız büyüyebilirdi. Bir bebek babasını hiç bilmeyebilirdi! Tüm bu karmaşık duygularla sordum:

Semih: Bunca operasyon, bunca zorluk, bunca cendereden geçmişsiniz ama hak ettiğinizi alamıyorsunuz. Belki burada değil ama başka görev yerlerinde pusuya düşebilirsiniz ama beylik tabancanız yok. Yıllarınızı vermişsiniz ama kadronuz yok, sağlık yönetmeliğiniz sorunlu, maaşlarınız çok gibi gözükse de hiç değil… Hem askerler tarafından hem siviller tarafından bir sürü eleştiriye muhatapsınız… Üvey evlat muamelesi görüyorsunuz aslında. Türk devleti ve milletinin şahsı manevisine olan sadakatiniz şüphesiz hep sürecektir ancak pratik hayatta devlete kırgın mısınız?

Uzman: Evet, kırgınım. Öncelikle özlük hakları “Bir dokun bin ah işit!” bir mevzu. Maaşlarımız yüksek gibi görünse de değil. Tazminatla bir ev dahi alamıyorsun. Atama yönetmeliğin yok, sağlık yönetmeliği adam akıllı düzenlenmemiş… Hangi derece ilde görev yaparsan yap bir sonraki tayinde nereye tayin olacağın meçhul. Garnizon imkânlarından  faydalanamıyorsun; lojman ve ordu evi dağıtımında uzman çavuş olarak neredeyse bir hakkınız yok. Örneğin,  bulunduğum askerî birlikte 1 subay, 2-3 astsubay, 4 uzman çavuş var. Bunların arasında lojman hakkı en az olan zümre ise uzman çavuşlar.

Semih: Rütbe de alamıyorsunuz.

Uzman: Uzman çavuşlar arasında muhakkak rütbe alsalar subaylardan daha iyi bu işi yapacaklarını düşünenler, söyleyenler vardır. Ancak mesele bu değil. Biz rütbe değil, özlük haklarımızın düzeltilmesini-iyileştirilmesini istiyoruz.

Semih: Eleştiriler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Uzman: Eleştirilerin haklı olduğu bazı kısımlar var. Ne yazık ki, hain darbe girişimi sonrasında uzman erbaş alımlarında kalite bir miktar düştü. Devlet o dönem yapması gerekenleri yaptı, yapmalıydı da. Fakat bu kaliteyi de bir miktar düşürdü. Bunun mutlaka düzeltilmesi gerekiyor. Bazı yanlış insanlar kamuflaj giyiyor………(Burada yazılmasının uygun olmadığını söylediği bazı örnekler verdi.) Nitekim bunları yapan kamuflaj değil. Kamuflajın eleştirilmesi bizi kötü hissettiriyor.

Konuştuğum ilk uzman çavuş, her soruma içtenlikle ve şeffaf bir şekilde cevap verdi. İletişimi kuvvetli, kibar birisiydi. Edebiyatla arası iyiydi, kelimelerini seçerek kullanıyordu. Eleştirilerin aksine bir duruşu vardı. Başkomutan Atatürk’ün Mehmetçik’e emanet ettiği idealleri şahsında yaşatan müstesna bir askerdi. Görüşmemiz esnasında anlattığı şeylerin bazılarını kendi uygun görmediği bazılarını ise askerî detaylar olduğu için yazmamın uygun olmadığını söyledi. Ben de kendisine yazmayacağıma ilişkin söz verdim. Bu sebeple, hayat hikayesinden bir kısmı detayları gizli tutarak paylaşmak ve bu serinin ilk yazısını böyle bitirmek istiyorum. İlk uzman çavuş komandoydu. Suriye’de uzun yıllar kalmış öncü birliktendi. Sağlık sorunları nedeniyle branş değişikliği yapmaya zorlanmış. Anlatırken, her ne kadar sakin bir tonda ve her kelimesini seçerek anlatsa da siniri ve hüznü hissediliyordu. Onu bu kadar sinirlendiren mesele ise notlarımı tekrar okuduğumda gözüme çarptı: “Komandoları” orada bırakıp …… şehrine taşınacak olması. Ailesi, sevgili eşi ve bebeği evde beklerken – kendi ifadesi ile – cenk meydanından sağlık sorunları sebebiyle uzaklaşmak zorunda kalmış. Ne kadar garip değil mi ? En fazla şehit olan zümrenin, en fazla temasa giren birliğinde muvazzafsın. Arkadaşların canlı canlı yanarak şehit ve gazi olmuş. Aç ve susuz günler geçirmişsin. Her türlü kahpece saldırıya maruz kalmışsın… Azrail’i, birçok eş-dosttan daha fazla görmüşsün. Tüm bunlara rağmen, aklındaki tek düşünce silah arkadaşlarını geride bırakıyor olmak…

Suriye’de Türkiye’nin ve TSK’nın gücünü göstermiştik… Bırakmak istemiyordum. Bir süre daha orada kalabilmek için elimden gelen her şeyi yaptım ama olmadı. Zorunda kaldım. Yeni görev yerim ……. olmuştu.”

O, söylememişti ama ben anlamıştım: Onlar için ölümle göz göze gelmek mesele değildi… Asıl mesele, memleket mücadelesi verirken sırtını yasladığın adamı orada bırakmaktı. Kurşundan korkmuyorlardı ama silah arkadaşlarını muharebe alanında bırakmak… İşte o, işte o zihinlerinde çapa, boğazlarında düğüm, yüreklerinde yara oluyordu.

Uzman çavuşların hak ettiği saygıyı görüp görmediğini bu serinin diğer yazılarında tekrar değerlendirecek ve yeni röportajlar yayınlayacağım. Görüşmek üzere… 

DİĞER KATEGORİLERDEKİ YAZILAR
“TÜİK: Hanehalkı Tüketim Harcaması, 2024″ Verilerine İlişkin Bir İnceleme – Semih Çalışkan Yazdı
13Tem

“TÜİK: Hanehalkı Tüketim Harcaması, 2024″ Verilerine İlişkin Bir İnceleme – Semih Çalışkan Yazdı

TÜİK tarafından açıklanan "Hanehalkı Tüketim Harcamaları" verileri tüketimin nasıl temel ihtiyaçlara sıkıştığını gözler önüne seriyor!

2025 Yılı 1. Çeyrek Büyüme Verileri: Sağlıksız Sonuçlar! – Semih Çalışkan yazdı!
04Haz

2025 Yılı 1. Çeyrek Büyüme Verileri: Sağlıksız Sonuçlar! – Semih Çalışkan yazdı!

Türk ekonomisi 1. çeyrek büyüme verileri açıklandı! Bu büyümenin kaynağı ne, ne kadar sağlıklı ve…

Ulusal Varlık Fonları: Küresel Sistemin Yükselen Yıldızları – Betül Pişkin Yazdı
31May

Ulusal Varlık Fonları: Küresel Sistemin Yükselen Yıldızları – Betül Pişkin Yazdı

Ulusal Varlık Fonları, son yıllarda küresel sistemin yükselen yıldızları. Neden bu kadar çok gündeme geliyor…

Pekin Deklarasyonunun 30. Yılında 69. Kadının Statüsü Komisyonu ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği – Melis Şeyda Ergül Yazdı
27May

Pekin Deklarasyonunun 30. Yılında 69. Kadının Statüsü Komisyonu ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği – Melis Şeyda Ergül Yazdı

Pekin Deklarasyonunun 30. Yılında 69. Kadının Statüsü Komisyonu ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Hakkında Bir Rapor

Gıda Enflasyonu Sarmalında Türkiye: Asgari Ücretliler Nasıl Etkileniyor? – Semih Çalışkan Yazdı
29Mar

Gıda Enflasyonu Sarmalında Türkiye: Asgari Ücretliler Nasıl Etkileniyor? – Semih Çalışkan Yazdı

Gıda Enflasyonu: Türkiye’de Gerçekten Ne Yaşıyoruz? Enflasyon herkesin gündeminde. Ama mesele sadece rakamlardan ibaret değil.…

Türkiye’de Kadın İstatistikleri – Semih Çalışkan Yazdı
16Mar

Türkiye’de Kadın İstatistikleri – Semih Çalışkan Yazdı

Türkiye'de kadın istatistikleri ne söylüyor ? Kadın eğitim ve iş hayatına ne ölçüde katılabiliyor ?…

Abone ol