Bu makale, sömürge entelektüeli kavramını, Edward Said’in Batı merkezli coğrafi ve siyasî tanımlamasının ötesine taşıyarak, kültürel yabancılaşma ve yerel kimliğe aidiyet bağlamında yeniden ele alma zorunluluğunu irdelemektedir. Çalışmamızın temelini, şair ve düşünür Hilmi Yavuz’un “Bir Oryantalizm Kepazeliği”[1] başlıklı denemesinde dile getirdiği, kavramın Türkiye bağlamına uyarlanması gerektiğine dair eleştirel tespiti oluşturmaktadır.
Said, sömürge entelektüelini genellikle “kendilerini Avrupa kültürüyle tanımlayan ve sömürgeci ülkeyi ‘anavatan’ sayan aydınlar” ile sınırlandırmıştır. Yavuz ise bu tanımın, Türkiye’deki modernleşme tarihi ve kültürel hegemonya koşulları düşünüldüğünde yetersiz kaldığını vurgulamaktadır. Said’in yaklaşımının dar bir Batı merkezcilik içerdiğini belirterek, kavramın “Türk kültürüne, kimliğine yabancılaşmış, bu kimliği benimseyememiş aydınları” da kapsayacak şekilde genişletilmesini önermektedir. Bu genişletilmiş yaklaşım, bir aydının sömürge entelektüeli niteliği taşıması için doğrudan bir siyasî sömürgecilik tecrübesinin şart olmadığını, kültürel ve zihinsel bir bağımlılığın yeterli olduğunu ileri sürer.
Yavuz’un keskin ifadesiyle, bu entelektüel tipolojisi için “medenileşmek, kendi ülkesini yaşanmaz, kendi halkını ise tahammül edilmez bulmak demektir.” Bu durum, aydının kendi toplumunun tarihî deneyimini, geleneksel bilgisini ve yerel etik değerlerini küçümseyerek, ithal edilmiş evrenselci şablonları mutlak hakikat addeden bir zihniyet yapısını işaret eder. Bu çerçevede, makale, bu genişletilmiş sömürge entelektüeli tanımının, liberal, sosyalist ve İslamcı ideolojik yelpazelerin her birinde farklı tezahürlerle nasıl ortaya çıktığını tarihî ve sosyolojik analiz yöntemleriyle inceleyecektir. Amacımız, kültürel kimlik, modernleşme eleştirisi ve aydın-halk ilişkileri bağlamında bu kavramın Türkiye’deki güncel anlamını derinlemesine ortaya koymaktır.
Hilmi Yavuz’un sömürge entelektüeli kavramına ilişkin saptamaları, özellikle Türk kültürüne ve kimliğine yabancılaşmış aydınlar vurgusu nedeniyle dikkate değerdir. Bu çerçevede, liberal, sosyalist ve İslamcı aydınların da bu kategori kapsamında değerlendirilmesi mümkündür. Ancak, bu tür bir değerlendirme yapılırken ideolojilerin bütünüyle tek bir kategoriye dahil edilmesinin bilimsel düşünceye aykırı olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla, kaba indirgemeci yaklaşımlardan titizlikle kaçınmak gerekmektedir. Fakat burada vurgulamak istediğimiz bu ideolojiler içerisindeki ana eğilim yaklaşımlardır.
Yavuz’un, Edward Said’in sömürge entelektüelleri tanımını genişleterek, sadece Avrupa kültürüne değil, kendi kültürüne ve kimliğine yabancılaşan aydınları da bu kategoriye dahil etme fikri, sosyolojik açıdan oldukça anlamlı bir çerçeve sunar. Said’in tanımı, sömürgeciliğin siyasî ve ekonomik boyutlarının yanı sıra, kültürel ve psikolojik boyutlarına da odaklanır. Yavuz’un bu tanımı Türk kültürü özelinde ele alarak genişletmesi, modernleşme süreçlerinin yarattığı kimlik bunalımına işaret etmesi açısından kayda değer. Bu durum, sosyolojik olarak iki ana kavram ekseninde incelenebilir:
1. Kültürel Hegemonya ve Sembolik Şiddet
İtalyan düşünür Antonio Gramsci’nin kültürel hegemonya kavramı, bu durumu açıklamak için ideal bir araçtır. Gramsci’ye göre, egemen sınıflar sadece siyasî ve ekonomik güçle değil, aynı zamanda kendi değerlerini, normlarını ve dünya görüşlerini toplumun geneline yayarak da hükmederler. Bu, sömürgeci güçler için de geçerlidir. Batı, sömürgeleştirdiği coğrafyalarda sadece siyasî olarak değil, kültürel olarak da bir hegemonya kurmuştur. Bu durum, sömürge entelektüellerinin kendi kültürlerini değersiz ve ilkel, Batı kültürünü ise üstün ve ‘medeni’ olarak algılamasına yol açar. Bu süreç, sosyolog Pierre Bourdieu’nun sembolik şiddet kavramıyla da açıklanabilir. Sembolik şiddet, egemenlerin, egemenliklerini meşrulaştırmak ve baskı altında tuttukları grupların kendi koşullarını doğal ve meşru olarak görmelerini sağlamak için kullandıkları bir tahakküm biçimidir. Bu entelektüeller, kendi kültürlerine karşı geliştirilmiş bu sembolik şiddetin taşıyıcısı ve yaygınlaştırıcısı haline gelirler.[2]
2. Modernleşme ve Kimlik Bunalımı
Modernleşme kuramları, toplumların geleneksel yapıdan modern yapıya geçiş süreçlerini inceler. Ancak bu geçiş her zaman sancılıdır ve beraberinde ciddi bir kimlik bunalımı getirir. Batılılaşma, modernleşmenin en belirgin biçimlerinden biri olarak ortaya çıkmıştır. Bu süreçte, yerel kültürler “geri kalmış” olarak etiketlenirken, Batı kültürü “ileri” ve “evrensel” kabul edilir. Said’in de belirttiği gibi, bu durum, kendi kültürüne ve halkına yabancılaşan, onları “tahammül edilmez” bulan entelektüel figürlerin ortaya çıkmasına neden olur. Bu aydınlar, kendi kimliklerini yeni ve Batı merkezli bir “modernlik” anlayışı üzerinden inşa etmeye çalışırlar. Ancak bu yapay kimlik, aidiyetsizlik ve yabancılaşma duygularını daha da derinleştirir.
Liberal, Sosyalist ve İslamcı Aydınlar
Bu çerçevede, eleştirel bir sosyolojik bakış açısıyla, farklı ideolojik pozisyonlardan gelen aydınların da sömürge entelektüeli kategorisi altında değerlendirilebileceği tezi önemli bir anlam taşımaktadır. Özellikle liberal-sol, sosyalist ve kozmopolit İslamcı aydınlar, bu kategorinin karakteristik özelliklerini yansıtan yaklaşımlar sergilemektedir.[3]
Liberal aydınlar, bireysel özgürlükler, serbest piyasa ekonomisi ve laiklik gibi Batı kaynaklı liberal değerleri evrensel ve tartışılmaz normlar olarak kabul etme eğilimindedir. Kendi toplumlarının mevcut geleneklerini ve değer yargılarını, bu Batı merkezli liberal şablonun dışında kaldığı gerekçesiyle “geri kalmış,” “ilkel” veya “çağ dışı” olarak etiketlemektedirler. Toplumun karşılaştığı tüm sorunları, indirgemeci bir yaklaşımla, temelde serbest piyasa mekanizmalarına uyum sağlayamama veya bireysel özgürlükleri tam olarak yerleştirememiş olma gibi Batı’nın idealize ettiği koşulların eksikliği üzerinden açıklamaktadırlar.
Bu süreç, aynı zamanda Türk kimliğine ve kültürüne yönelik mesafeli, hatta kimi zaman saldırgan tutumların ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Bu aydınlar, Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminin Türk modernleşmesini, askeri-sivil bürokratik baskı mekanizması, tepeden inmecilik ve devlet merkezci bir karakter taşıdığı gerekçesiyle şiddetle eleştirmektedirler. Dahası, Türk kimliğinin ve kültürünün görünürlüğünü ve önceliğini, savundukları çok kültürlü ve liberal düzenin idealine aykırı görmektedirler.[4] Sonuç olarak, bu zihniyet, toplumun sosyo-kültürel gerçekliğinden kopuk, Batı’yı referans alan ve o kültürü Türk toplumuna uyarlamaya çalışan, dışarıdan ithal edilmiş bir retorik geliştirmektedir. Bu durum, aydın ile toplum arasındaki yabancılaşmanın sosyolojik bir tezahürü olarak yorumlanabilir.
Sömürge entelektüeli eleştirisi, yalnızca liberal aydınlarla sınırlı kalmayıp, sosyalist ve İslamcı aydınların belirli kesimlerinde de farklı biçimlerde kendini gösterebilmektedir. Bu tezahürler, temel olarak yerel kültürel kimliği, toplumsal gerçekliği ve gelenekleri küresel bir ideolojinin veya Batı merkezli referans çerçevenin prizmasından okuma eğiliminde ortaklaşır.
Sosyalist aydınların bir kısmı, eleştirel yaklaşımlarında, Türk kimliği ve kültürü yerine uluslararası proletarya veya evrensel sınıf mücadelesi gibi küresel kategorilere öncelik verirler. Bu evrenselci indirgeme, toplumsal sorunları, yerel ve tarihî bağlamlarından bağımsız olarak, Batı Marksizminin ya da genel kapitalist sömürü modelinin katı şemaları üzerinden indirgemeci bir şekilde açıklama eğilimi taşır. Bu, yerel kültürel ve siyasî dinamikleri “altyapı” sorununa indirgeyerek ikincil bir konuma iter. Modernleşmeyi genellikle Batı’nın emperyalist yayılımının bir aracı veya burjuva sınıfının hegemonyasını kurma mekanizması olarak görme eğilimindedirler. Bu eleştiri haklı olsa da, Türk toplumunun kendi iç dinamiklerini ve millî kurtuluş/modernleşme çabalarını göz ardı etme riski taşır. Millî kültürel formasyonları, küresel sosyalist veya ilerlemeci tarih anlatısı içinde “feodal kalıntı” veya “üstyapısal gerilik” olarak tanımlayarak, tıpkı liberal aydınlar gibi, toplumsal gerçekliği dışarıdan ithal edilmiş bir şablonla yargılarlar.
İslamcı aydınların bir kesiminde ise bu durum, Batı’nın kültürel hegemonyasına karşıtlık temelinde gelişse bile, paradoksal bir şekilde Mısır, İran, Pakistan gibi “dış merkezli” referanslara dayanır. İdealize edilmiş evrensel bir Ümmetçilik tasarımı İslamcılarda egemen bir yaklaşımdır. Bazıları, mevcut Türk kültürünü ve tarihî kimliğini, idealize edilmiş, soyut bir evrensel İslam ümmeti anlayışının veya Batı dışı coğrafyalarda geliştirilen İslam düşünce akımlarının gerisinde veya yanlış bir tezahürü olarak görür. Bu, yerel kültürel birikimi küçümseme sonucunu doğurur. Batı’yı sertçe eleştirirken dahi, bu eleştirinin araçlarını ve kavramsal çerçevelerini, örneğin post-kolonyal teori, çok-kültürcülük, belirli eleştirel felsefeler, yine Batı akademisinden ithal etme eğilimi gösterirler. Bu, Batı’ya karşı geliştirilen söylemin bile Batı referanslı kalması gibi bir çelişkiyi barındırır. Türk modernleşmesini Batılılaşma ve sekülerleşme olarak reddederek kendi toplumsal/tarihî bağlamlarına yabancılaşırlar. Kendi toplumlarının tarihî süreçlerini ve millî kimliklerini, küresel bir “İslam medeniyeti” idealine ulaşmanın önündeki bir engel olarak değerlendirirler.[5]
Özetle, her üç ideolojik gruptaki aydınların da bir kısmı, yerel kimliğin, kültürün ve tarihî tecrübenin özerkliğini küresel, evrenselci veya dış merkezli ideolojik şablonlara indirgeyerek veya onlara feda ederek sömürge entelektüelinin temel özelliğini sergileyebilir. Said’in tanımını genişleterek, kendi kimliğine yabancılaşma ve kendi halkını küçümseme olgusunu merkeze almak, modernleşme süreçlerinin kültürel ve psikolojik boyutlarını anlamamızı sağlar. Bu, yalnızca siyasî değil, aynı zamanda kültürel ve entelektüel bir sömürgecilik biçiminin varlığına işaret eder. Bu aydınlar, kendilerini “medenî”bir dünyanın temsilcisi olarak görürken, kendi toplumlarını “geri kalmış” olarak etiketlerler. Bu durum, toplum içinde aidiyetsizlik ve kutuplaşma duygularını derinleştiren önemli bir sosyolojik meseledir.
Türk/çe Edebiyat ve Sömürge Aydını
Türk edebiyatı, Türk sineması yerine “Türkçe edebiyat” ve “Türkiye sineması” ifadelerini kullanan aydınların yaklaşımı, Edward Said’in sömürge entelektüelleri tanımını genişleten çerçeveyle ilişkilendirilebilir. Bu durum, sosyolojik olarak kimlik ve dil politikaları üzerinden ele alınması gereken karmaşık bir konudur.
Bu dil tercihinin altında yatan sosyolojik dinamikler birkaç farklı açıdan incelenebilir. Öncelikle ulus-devlet kimliğine yabancılaşmanın bir tezahürüdür. Türk kelimesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ve baskın unsuru olan millî kimliğe işaret eder. Bu kimlik, etnik, kültürel ve siyasî bir bütünlüğü ifade etme amacındadır. Ancak, sömürge aydınlarına göre, çok kültürlü ve çok kimlikli bir toplumda “Türk” kelimesinin kullanımı, diğer etnik grupları (Kürtler, Araplar, Ermeniler vb.) dışlayıcı bir anlam taşır. Bu tartışma, sosyolojik olarak “ulus-devletin inşası” ve “Türk millî kimliği” meseleleriyle yakından ilgilidir.
“Türkiye sineması” veya “Türkçe edebiyat” ifadelerini tercih eden aydınlar, bu ulus-devlet kimliğinin kısıtlayıcı ve dışlayıcı olduğunu iddia ederler. Onlara göre Türk edebiyatı, Türk romanı/hikayesi/şiiri, Türk sineması gibi ifadeler, Türkiye coğrafyasında yaşayan tüm halkların sinema ve edebiyatını kapsama amacını taşıdığını öne sürerler. Türk kelimesi, bir etnik grubu ifade ettiğinden, bazı çevrelerce bu kelimenin kullanımından kaçınılması gerektiği düşünülmektedir. Ancak, aynı aydınların Kürt edebiyatı veya Kürt sineması gibi ifadeleri kullanırken herhangi bir rahatsızlık duymamaları, onların kendi mantık çerçevelerinde bir çelişki olarak görülmemektedir.
Bu yaklaşımı sömürge entelektüeli kavramına bağlayan ana argüman, aydınların bu dil tercihini yaparken, kendi toplumlarının tarihî ve kültürel dinamiklerinden çok, Batı akademisinde ve sol liberal çevrelerde yaygın olan siyasî doğruluk (political correctness) normlarından etkilenmesidir. Batı’da ulus-devlet kimlikleri, sömürgeci geçmişleri ve etnik ayrımlar nedeniyle sıklıkla eleştirilir.
Liberal ve sol aydınlar, bu eleştirel Batı söylemini olduğu gibi kendi toplumlarına uygulayarak, kendi kültürel ve dilsel miraslarını “sorunlu” olarak etiketlemektedirler. Bu durum, Edward Said’in belirttiği gibi, kendi kültürünü değersiz bulma ve Batı’nın entelektüel söylemlerini ölçü birimi olarak alma eğilimine işaret eder. Bu aydınlar, Batılı meslektaşlarının gözünde “ilerici” veya “evrensel” olarak görülme kaygısıyla hareket edebilirler.
Bu aydınları doğrudan “sömürge entelektüeli” olarak etiketlemek indirgemeci olabilir. Çünkü bu dil tercihinin altında hakiki bir kapsayıcılık arayışı da yatabilir. Ancak sosyolojik açıdan bu davranış, modernleşme ve küreselleşmenin yarattığı kimlik bunalımının bir yansımasıdır. Kendi kültürüne ve diline yabancılaşma ile Batılı entelektüel söylemlerin hegemonyası altında şekillenen bir kimlik arayışını bir arada barındırır. Bu aydınlar, bir yandan toplumsal bir yaraya işaret ederken, diğer yandan kendi çözümlerini Batı’nın entelektüel çerçevesinden ithal eder. Bu durum, yerel sorunlara evrensel, ancak yerel bağlamdan kopuk çözümler üretme çabası olarak yorumlanabilir.
Sonuç
Bu incelemeyi tamamlarken, Edward Said’in teorisinden yola çıkarak vardığımız durak, coğrafi sömürgeciliğin sert sınırlarının ötesindeki daha derin ve gizli bir yaraya işaret ediyor: zihinsel sömürgecilik. Hilmi Yavuz’un haklı eleştirisiyle genişlettiğimiz bu kavram, bir aydının pasaportunda yazan bağımsızlığa rağmen, ruhunda taşıdığı bir tür kültürel sürgünü ifade ediyor. Artık mesele, siyasî bir tecrübe değil, bir zihinî ve kültürel bağımlılık meselesi haline gelmiştir.
Bu entelektüel tipoloji, kendi kimliğinden firar etmiş, ithal edilmiş evrenselci şablonları mutlak bir hakikat gibi baş tacı etmiştir. Sanki “medenileşmek,” yalnızca Batı’nın aynasında mümkündür; dolayısıyla kendi ülkesini bir hapishane, kendi halkını ise “tahammül edilmez” bir kalabalık olarak görmekten başka çaresi kalmamıştır. İşte bu, bir aydının kendi köklerine karşı duyduğu derin bir küçümsemenin ve bir yabancılaşmanın portresidir. Batı kültürünü bir tapınak, kendi kültürünü ise “ilkel” bir uğultu addeden bu figür, Pierre Bourdieu’nun deyimiyle, kendi halkına karşı geliştirilen sembolik şiddetin gönüllü taşıyıcısı haline gelir. Batılılaşma ekseninde gelişen modernleşme serüveni, bu yabancılaşmayı derinleştiren, bitmek bilmeyen bir kimlik bunalımı yaratmıştır.
Bu trajedinin trajikomik yanı ise, ideolojiler değişse bile zihnî şablonun kalıcılığıdır. Makalemiz, liberal, sosyalist ve İslamcı aydınların belirli kesimlerinin, birbirinden ne kadar farklı görünseler de, aynı yabancılaşma çekirdeğinden beslendiğini gösterdi. Liberal aydın serbest piyasayı evrensel norm yapıp yereli “geri kalmış” sayarken, sosyalist aydın uluslararası proletaryayı merkeze koyup milli kültürü “feodal kalıntı”ya indirgedi. Hatta Batı’ya en sert eleştiriyi yönelten İslamcı aydınlar bile, kendi yerel miraslarını soyut bir ümmet idealine kurban ederken, eleştiri dilini dahi Batı akademisinden ithal etme çelişkisine düştüler.
Nihayetinde, Yavuz’un tanımının ışığında ulaştığımız sonuç, kendi kimliğine yabancılaşma ve kendi halkını küçümseme olgusunun, Türk modernleşmesinin kültürel ve psikolojik katmanlarını anlamamız için bir anahtar olduğudur. Bu aydınlar, kendilerini “medeni” bir dünyanın elçisi ilan ederken, kendi toplumlarıyla aralarına görünmez, fakat aşılmaz duvarlar örmüşlerdir. Bu durum, Türkiye’deki aydın-halk kopukluğunun sadece siyasî bir ayrılık değil, kökleri derinde olan kültürel ve entelektüel bir sömürgecilik biçimi olduğunu hatırlatır. Bu topraklarda düşünmek, ne yazık ki, çoğu zaman kendi kültürel yurdunuzdan zihnî olarak sürülmek anlamına gelmiştir.
[1] Hilmi Yavuz, “Bir Oryantalizm Kepazeliği”, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, İstanbul: Boyut Kitapları, 1998, s. 68-69
[2] Bourdieu, Pierre ve Wacquant, Loic (2003), Düşünümsel Bir Sosyoloji için Cevaplar, (Çev. Nazlı Ökten), İletişim Yayınları, İstanbul, s. 135-175
[3] Örnek olması açısından bkz: Mithat Sancar, “Küresel Hafızaya Karşı Ulusal Savaş”, http://www.ilkehaber.com/ , (04.01.2012); Etyen Mahçupyan, “Ermeniler, Türkler ve Kendimiz”, Etyen Mahçupyan, 13 Ocak 2009; Ayşe Hür, “1922’de Güzelim İzmir’e Kimler Kıydı?”, 14.09.2008 Taraf
[4] Mustafa Erdoğan, “Çeşitlilik, Çoğulculuk ve Rekabetçi Federalizm”, Liberal Düşünce Dergisi, Bahar 1997; Keyman, E. Fuat. “Kardeşlik, Türkiyelilik ve Milliyetçilik” Radikal İki, 24 Nisan 2005; Keyman, E. Fuat. “Kültürel Kimlik Olgusunu Yeniden Düşünmek”, Doğu-Batı. Yıl: 10, Sayı: 41, 2007, ss: 217-227.
[5] Ali Bulaç, Medine Sözleşmesi, İstanbul: Çıra Yayınları, 2020; Akif Emre, “Bir Referans Olarak Türklük”, 02.04.2013
| SEMİH ÇALIŞKAN YAZDI | GAYRİ SAFİ YURTİÇİ HASILA ve HÂL-İ PÜRMELÂLİMİZ – SEMİH ÇALIŞKAN…
| SEMİH ÇALIŞKAN YAZDI | ENFLASYON, VERGİ POLİTİKALARI VE ÜCRETLİLER – SEMİH ÇALIŞKAN YAZDI Uzun…
| DR. İKBAL VURUCU YAZDI | Zihinsel Sömürgeciliğin Türkiye’deki İzleri Bu makale, sömürge entelektüeli kavramını,…
| DOĞAN SEVİMBİKE YAZDI | Cumhuriyet 102 Yaşında! “Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir.“ Mustafa Kemal Atatürk…
| DR. İKBAL VURUCU YAZDI | İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE DEMOKRATİK RETORİĞİN İSTİSMARI Bir Zihniyetin Dışavurumu…
| SEMİH ÇALIŞKAN YAZDI | BEŞERİ SERMAYE ENDEKSİ: İYİ SAĞLIK, İYİ EĞİTİM! Türkiye İstatistik Kurumu…