Gayri Safi Yurtiçi Hasıla ve Hâl-i Pürmelâlimiz
| SEMİH ÇALIŞKAN YAZDI | GAYRİ SAFİ YURTİÇİ HASILA ve HÂL-İ PÜRMELÂLİMİZ – SEMİH ÇALIŞKAN…
Geçmişi Yargılamak mı, Anlamak mı?: Bir Program Üzerinden Tarihçilik Tartışmaları
Nevzat Çiçek’in 18 Ocak 2025’te sunduğu Doğu Batı programındaki ‘İttihatçıların Amacı Neydi?’ dosyasında, konuşmacılar Metin Hülagü, Ahmet Kuyaş ve Hakan Boz’un tarihe yaklaşım biçimlerine dair dikkat çekici gözlemler edindim. Program sırasında aldığım notlar üzerinden, hem tarihin ideolojik kullanımına bir örnek sunmak hem de yakın tarihe akademik bakışın nasıl olması veya olmaması gerektiği konusunda bazı düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Amacım, tarihçi söyleminde nasıl bir kutuplaşma yaşandığını ve bu kutuplaşmanın politik arka planlı seçici hafıza üzerinden nasıl şekillendiğini göstermektir.
Programdan Notlar
Türk Tarih Kurumu eski başkanı Prof. Dr. Metin Hülagü, Türk tarihçilerin Osmanlı’yı tarihî süreklilik içinde değerlendirmediklerini, ancak 700 yıl sonra Osmanlı’yı “kendi tarihleri” olarak benimsediklerini iddia etmektedir. Özellikle Sultan Vahdettin üzerine çalışırken bazı bölümleri açıkça yazamadığını, sansürlü ifadelerle geçmek zorunda kaldığını ve bunun bir tarihçi açısından kabul edilemez olduğunu belirtmektedir. Bu çerçevede sık sık “mayınlı alanlar” ve “tarihî tabular”dan söz etmektedir.
Ancak bu yaklaşım indirgemeci niteliktedir. Osmanlı tarihinin araştırılması ile bu tarihi benimsemenin birbirine bağlı zorunlu koşullar gibi sunulması, metodolojik olarak sorunludur. Türk tarihçilerin Osmanlı tarihini benimsemedikleri sonucuna nasıl ulaştığı açık değildir. Üstelik, tarihî olaylara “sokaktaki adamın” bakış açısıyla yaklaşmak, akademik bir yöntem olamaz. Vahdettin üzerine çalışan bir tarihçi olarak, konuyu sansürlemek zorunda kaldığını belirtmesi sorgulanmaya değerdir. Kadir Mısıroğlu, Mustafa Armağan gibi kısır bir Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlığına indirgenen ideolojik tarih anlatılarına yönelen ideolojik tarih yazarlarının dahi çekinmeden yazabildikleri bir konuda “yazamadığını” ifade etmesi, gerekçeleriyle açıklanmalıdır. Vahdettin’e dair yazdıklarının, Mustafa Kemal’e yönelik hakaret, suçlama veya itham içereceği endişesiyle sansürlendiği ima edildiği görülmektedir. Oysa bir tarihçinin görevi, belgeleri bilimsel yöntemlerle analiz etmek ve elde ettiği verileri nesnel bir biçimde sunmaktır. Burada ya bilimsel yöntem uygulanmamış ya da kendi ideolojik yaklaşımını açıkça sergilemekten çekinmiştir. Her iki ihtimal de akademik kimliğiyle bağdaşmaz.
Oysa Ahmet Kuyaş, İttihat ve Terakki tarihinin yazılmamasının nedeninin konuya yaklaşmaktan duyulan bir korku olmadığını belirtiyor. Çünkü, ittihatçıların kendilerini, başta Hüseyin Cahit Yalçın, 1930’larda 40’larda anı kitaplarının, gazetelerde tefrikaların yayımlandığını söyler. Bu anılardan ve arşiv belgelerinden yararlanarak ne Meşrutiyet’in ne de İttihat ve Terakki tarihinin yazılmamasının Kuyaş’a göre, bu durumun iki ana sebebi bulunuyor. İlk olarak, Atatürk’ten daha Atatürkçü olanlar bu tarihin yazılmasını pek istemediler. Çünkü Atatürk öncesinde yapılan iyi şeylerin anlatılması, tüm başarıların Atatürk’e atfedilmesi fikrine ters düşüyordu. İkinci olarak ise, İslamcı çevreler de aynı şekilde bu konuya ideolojik bir bakış açısıyla yaklaşıyorlardı. Onlara göre İttihatçılar, önce Abdülhamid’i, sonra da Vahdettin’i devirerek bu ülkenin batmasına sebep olmuşlardı. Bu bağlamda, aşırı Atatürkçülerin ve karşı devrimcilerin, İttihat ve Terakki tarihinin yazılmaması konusunda ortak bir noktada buluştuğu söylenebilir. Fakat burada Kuyaş’a şu itirazın yapılması gerekir: Türk tarihçiliği Kemalist (sol) veya İslamcılardan müteşekkil değildir. Aksine bu iki gruptan ziyade milliyetçilerin tarih yazımına egemen olduğunun bilinmesi de gereklidir. Peki milliyetçiler neden İttihat Terakki Fırkasını incelememişlerdir? Demek ki başka sorunlar vardır. Bu müstakil bir makale konusudur.
Ahmet Kuyaş, bilindiği üzere Atatürkçü bir çizgide değildir; hatta Cumhuriyet’e mesafeli olduğu da söylenebilir. Ancak buna rağmen, Vahdettin ve Atatürk ilişkisini incelemekte, konuya dair araştırmalarını açıkça sunmaktadır. Buradaki esas sorun, bilimsel bir yöntemin kullanılmamasıdır. Hülagü’nün, Atatürk ile Vahdettin arasında taraf tutmak zorunda hissetmesi, yazma cesaretini engellemiş görünmektedir. Oysa bugünkü siyasî atmosfer, kendilerinin tarih yazımı açısından çok daha uygundur. Günümüzde Atatürk’ü, Osmanlı’yı yıkmak için İngilizler tarafından görevlendirilmiş bir ajan olarak niteleyen, İstiklal Harbi’nin aslında olmadığını, ülkeyi Vahdettin’in kurtardığını, Atatürk’ün Cumhuriyet’i kanlı bir darbeyle kurduğunu iddia eden nice kişiler, nie yayınlar bulunmaktadır. Bu koşullarda bile yazılamayacak bir şeyin kaldığını söylemek inandırıcı değildir. Eğer gerçekten bilimsel bir çalışma yapılıyorsa, “kim ne der, sonuç ne olur?” gibi kaygılarla hareket edilmemelidir.
Söz konusu tarihçinin, Osmanlı Türkçesi bilen yüksek lisans öğrencisi bulmanın neredeyse imkânsız olduğunu ileri sürmekte, yabancı araştırmacıların Osmanlı üzerine rahatlıkla çalışabildiklerini, buna karşın Türk araştırmacıların ciddi engellerle karşılaştıklarını savunmaktadır. Ayrıca, Ermeni meselesinin uzun süre reddedildiğini, ardından Osmanlı’nın bu meseleyle ilişkisinin inkâr edildiğini; ancak günümüzde bu “gerçeklerin” kabul edilmek zorunda kalındığını söylemektedir. Ne var ki bu tür ifadeler hem muğlak hem de kavramsal olarak tartışmalıdır. Ayrıca Ermeni meselesi konusundaki açıklamaları, hem kavramsal olarak muğlaktır hem de tarihî süreci netleştirmekten uzaktır. “Gerçeklerin kabul edilmek zorunda kalındığı” gibi ifadeler, hangi bağlamda, hangi verilerle, hangi akademik platformlarda bu kabulün gerçekleştiği gibi önemli sorulara yanıt vermemektedir. Ermenilerin tezi olan “Türkler Ermenilere soykırım uygulamıştır” denildiğinde gerçeği kabul etmiş mi olacağız? Bu da meseleyi analitik düzlemden çok söylemsel bir düzlemde ele aldığını ve netlikten uzak bir tutum sergilediğini göstermektedir.
“Osmanlı Türkçesini bilen öğrenci yok denecek kadar az” şeklindeki iddia, ardından gelen Ermeni meselesine dair söylemlerle birleşince, Hülagü’nün yaklaşımı bir Türk tarihçiden çok, Ermenistan’da çalışan bir araştırmacının diliyle örtüşmektedir. Türk akademisinde, tarih bölümlerinde Osmanlı Türkçesinin öğretilemediği, sistemsel bir eleştiri olarak değerlendirilebilir. Ancak bu, onun ileri sürdüğü kadar vahim bir tabloyu işaret etmemektedir. Türkiye’de iyi bir tarihçi, çoğunlukla Arapça, Farsça ve en az bir Batı dili bilmektedir. Bu açıdan Türk tarihçiliği ileri bir düzeydedir. Bu nedenle tarihçinin söylemleri hem akademik gerçeklikten kopuk hem de mensubu olduğu kurumsal yapıya yönelik ciddi bir itham niteliğindedir.
Öte yandan Hülagü, II. Abdülhamid öncesindeki Batılılaşma sürecini “aşırı” bulmakta; özellikle hukuk alanındaki reformları gereksiz görmektedir. “Batılılaşmayla hukukun ne ilgisi var?” sorusunu dile getirmesi, modernleşme tarihi ve hukuk sosyolojisi açısından yüzeysel bir değerlendirmedir. Ona göre, III. Selim ile başlayan Batılılaşma Cumhuriyet döneminde tamamlanmış, II. Abdülhamid ise bu sürecin dışında, yerli ve millî bir ara evre olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca, Abdülhamid’in “yerli ve millî” bir anlayışla devleti yönettiğini; buna karşılık Mithat Paşa gibi Yeni Osmanlıların Batılılaşma yolunda parlamentoyu bir şart haline getirerek Abdülhamit’i iktidara getirdiklerini ileri sürmektedir. Bu çerçevede, Abdülhamid ve İttihatçılar arasında ideolojik bir çatışmanın bulunduğunu savunmaktadır.
Ahmet Kuyaş ise farklı bir görüşle, Abdülhamid’in imparatorluğun çökmekte olduğunu fark ettiğini ve parlamentonun bu çöküşü durduramayacağına inandığı için otoriter bir yönetim benimsediğini ifade eder. Bu görüşe göre, Abdülhamid Batılılaşmaya tamamen karşı değildi; yalnızca İttihatçıların önerdiği modelden uzak duruyordu.
Hülagü, ayrıca “hainlik” ithamının İttihatçılar aracılığıyla Cumhuriyet’e miras kaldığını ve İstiklal Mahkemeleri döneminde binlerce kişinin bu gerekçeyle idam edildiğini ileri sürmektedir. Bu iddia da tarihî olarak hem tartışmalı hem de detaylandırılmadan sunulmuştur.
Batılılaşma sürecini “aşırı”, hukuk reformlarını ise “gereksiz” olarak nitelendirmesi, Hülagü’nün tarihî olgulara ideolojik bir perspektiften yaklaştığını göstermektedir. Tarihî olayları yargılamak yerine anlamaya çalışan bir bilimsel tavır, sansürden, korkudan ve tarafgirlikten uzak olmalıdır. Onun Abdülhamid’in baskıcı yönetimini “millî ve yerli” diye olumlaması, onun tarihî gerçeklikten çok güncel ideolojik çerçevelere göre pozisyon aldığını göstermektedir. Abdülhamid’e duyduğu yakınlığın arkasında, Batılılaşma karşıtlığına duyduğu sempati yatmaktadır. Ona göre Batıcı olan İttihatçılar olumsuz; onlara karşı olan Abdülhamid ise olumlu bir figürdür.
Ayrıca Hülagü, Talat, Enver ve Cemal Paşa gibi İttihatçı liderleri genç, deneyimsiz, komitacı ve darbeci olarak küçümsemektedir. Devlet yönetimini “tecrübeli kadrolardan zorla aldıklarını” savunur. Buna karşılık Ahmet Kuyaş, 1920’ye kadar görev yapmış olan sadrazamların halkı küçümsediklerini, “hâkimiyet-i milliye” ilkesini aşağılayarak Cumhuriyet’i “baldırı çıplaklar”ın yönetimi olarak gördüklerini ifade eder. Ayrıca bu kadronun genç olduğu için devrimci olduklarını, bu sebeple eleştirilerin haksız olduğunu dile getirdi. Bu değerlendirme, Hülagü’nün yaklaşımına doğrudan bir eleştiri olarak okunabilir.
Son olarak, Hülagü İttihatçıları “Almancı” olmakla suçlarken, İttihat Terakki konusunda değerli çalışmaları bulunan tarihçi Hakan Boz, II. Abdülhamid’in de aynı bağlamda “Almancı” sayılabileceğini hatırlatmıştır. Zira Osmanlı ordusuna Alman subayları getiren kişi bizzat Abdülhamid’dir. Bu örnek, Hülagü’nün tarihî olaylara seçmeci ve bağlam dışı yaklaştığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Prof. Dr. Metin Hülagü’nün tarihe bakış açısını ve tarih karşısındaki konumunu çözümleyecek olursak şu noktalar öne çıkmaktadır:
Prof. Dr. Hülagü’nün, Türk tarihçilerinin Osmanlı devletini uzun süre kendi tarihleri olarak görmediği yönündeki iddiası, geniş bir tarih yazımı pratiğini homojenleştirici ve indirgemeci bir tutum sergilemektedir. Oysa Türkiye’de erken Cumhuriyet döneminden itibaren Osmanlı tarihine ilişkin çok sayıda akademik çalışma yapılmıştır. Tanzimat’tan günümüze tarihçilik çizgisinde, Osmanlı geçmişi ya eleştirel bir şekilde modernleşmenin karşıtı olarak ya da kültürel devamlılık unsuru olarak çeşitli biçimlerde ele alınmıştır. Bu bağlamda, tüm tarihçileri “Osmanlı’yı sahiplenmemekle” suçlamak, tarih yazımı çeşitliliğini görmezden gelen bir genellemedir ve bilimsel olarak temellendirilmekten de uzaktır.
Hülagü’nün, özellikle Vahdettin üzerine çalışırken bazı bölümleri yazamadığını ve “sansür” uyguladığını beyan etmesi, bir tarihçi olarak metodolojik ve akademik sorumluluğuyla çelişmektedir. Akademik üretim, özellikle tarihçilik, belgeler ve nesnel veriler üzerinden ilerleyen bir disiplindir. Eğer bir tarihçi, belgeleri yorumlarken kendini ifade etmekten alıkoyuyorsa, bu durumun nedenleri şeffaf biçimde açıklanmalı ve gerekirse akademik camia ile tartışmaya açılmalıdır. Aksi halde bu tür beyanlar, akademik bir zaaftan çok kişisel ya da ideolojik bir kaygının ifadesi olarak görülür.
Tarih yazımında temel ilkelerden biri, olaylara ve aktörlere tarihî bağlam içinde ve nesnel bir tutumla yaklaşabilmektir. Metin Hülagü’nün Vahdettin’e dair yazım sürecinde açıkça söylemese de Atatürk’e karşı doğabilecek tepkilerden çekindiğini ifade etmesi, bilimsel yazımda ideolojik kaygıların belirleyici olduğunu ima eder. Bu ise tarihçinin tarihî kişilikler arasında taraf olmak gibi bir zorunluluk hissettiğini gösterir. Oysa tarihçi için önemli olan, belgeler doğrultusunda olguları çözümlemek ve bunu yaparken de kişisel görüşlerini kontrol altında tutabilmektir. Onun özellikle Abdülhamid dönemine dair yaptığı yorumlar, tarihî olguların analizinden çok, belirli bir ideolojik pozisyondan bakıldığını göstermektedir. II. Abdülhamid’in yönetimini “millî ve yerli” olarak niteleyip övmesi, buna karşılık İttihatçıları “Batıcı” ve dolayısıyla “gayri millî” olarak konumlandırması, modern tarih yazımının nesnellik ilkesine aykırıdır. Tarihçi, geçmişi bugünün ideolojik terimleriyle yargılamaktan kaçınmalı, olguları dönemin koşulları içinde değerlendirmelidir. Hülagü’nün bu tür terimlerle dönemleri kategorize etmesi, tarihe değil güncel siyasî söylemlere yakın durduğunu göstermektedir.
Hülagü’nün sorunlu görülen yönlerinden biri de bilimsel yöntem eksikliğidir. Tarihî bilgi, yalnızca belgelerin sunulmasıyla değil, aynı zamanda bunların eleştirel bir yöntemle analiz edilmesiyle oluşur. Onun çalışmasında bu analitik sürecin yeterince işletilmediği, hatta sansür gibi kişisel engellerin araya girdiği görülmektedir. Bu durum, onun akademik iddiasını zayıflatan önemli bir noktadır. Ayrıca, bir tarihçinin kamuoyunun veya siyasî atmosferin etkisiyle yazma biçimini değiştirmesi ya da bazı konuları işlememesi, akademik etikle bağdaşmaz. Akademik üretim, popüler veya politik eğilimlerden bağımsız olmalıdır. Hülagü’nün “yazamadım, sansürledim” ifadesi, bu açıdan da tarihçiliğin özgürlük ve özerklik ilkeleriyle çelişmektedir. Hülagü’nün tarih anlayışı ve tarihî olaylara yaklaşımı, akademik tarihçilik ilkeleri açısından değerlendirildiğinde birtakım ciddi eleştirilere açık hale gelmektedir.
Hülagü’nün Batılılaşma sürecini “aşırı” ve özellikle hukuk alanındaki dönüşümleri “gereksiz” bulması, modernleşme tarihine dair yeterli kavramsal çerçeve sunamadığını göstermektedir. Hukuk reformları Tanzimat’tan itibaren Osmanlı’nın devlet yapısını yeniden düzenleme girişimlerinin temel taşlarından biridir. Bu süreci salt ideolojik bir tepkiyle değerlendirmek, tarihî reformların arkasındaki siyasî ve kurumsal dönüşüm gerekçelerini göz ardı etmektir. Üstelik “Batılılaşmayla hukukun ne ilgisi var?” şeklindeki ifadesi, hem modern hukuk tarihinin gelişim süreciyle ilgili temel bilgilerin göz ardı edildiğini hem de meselenin yapısal boyutlarının kavranamadığını göstermektedir.
Hülagü’nün İttihatçı liderleri (Talat, Enver, Cemal Paşa) “komitacı”, “darbeci” ve “genç” gibi küçültücü ifadelerle tanımlaması, tarihçiliğin nesnel bakış açısıyla bağdaşmamaktadır. Tarihî aktörler, dönemin siyasî, toplumsal ve entelektüel bağlamı içinde değerlendirilmeli; kişisel kanaatlerle değil, belgelerle ve tarihî analizlerle anlamlandırılmalıdır. Tarihçinin bu aktörlere yönelik yaklaşımı, tarih yazımında kişisel yargıların olguların önüne geçmesinin bir örneğidir.
“Osmanlı Türkçesi bilen yüksek lisans öğrencisinin neredeyse bulunmadığı” gibi genellemeler, herhangi bir veri ya da somut gözlemle desteklenmediği sürece akademik güvenilirlik taşımaz. Türkiye’de birçok üniversitede lisans ve yüksek lisans düzeyinde Osmanlı paleografisi ve Osmanlıca belgelerle çalışma eğitimi verilmektedir. Hülagü’nün bu iddiası, hem Türkiye’deki tarih eğitimi pratiğini küçümseyen hem de kendisinin de parçası olduğu akademik yapıya karşı temelsiz bir itham niteliğindedir. Bu tür iddialar, ancak sistematik bir ampirik araştırma ile temellendirilirse anlamlı olabilir; aksi takdirde polemik düzeyinde kalır. Hülagü, bir yandan akademik yapının Osmanlı Türkçesi bilmeyen öğrenciler yetiştirdiğini ileri sürerken, diğer yandan bu sistemin bir parçası olarak uzun yıllar görev yapmış bir isimdir. Bu tür eleştirilerin tutarlılık kazanabilmesi için, sistem içindeki kendi konumu, bu sorunların çözümüne dair katkıları ya da çabaları da şeffaf biçimde ortaya konmalıdır. Aksi hâlde bu tür eleştiriler, öz eleştiri niteliği taşımaktan uzak, dışlayıcı ve tutarsız bir görünüm arz eder.
İttihat ve Terakki Karşıtlığının Bilişsel Evreni
Metin Hülagü örneğinde İttihat ve Terakki karşıtlığını ayrıca çözümlemek ihtiyacını duyuyorum.
Hülagü’nün İttihatçılara yönelik ithamları, Abdülhamid idealizasyonu ve tarih yazımına dair eleştirileri, bilişsel çarpıtmalar ve ideolojik pozisyonlar çerçevesinde değerlendirilebilir. Tarih yazımı, sadece geçmişi aktarmak değil; aynı zamanda bugünün dünyasını açıklama, meşrulaştırma ya da sorgulama aracıdır. Bu nedenle tarihçilerin söylemleri, yalnızca belgelerle değil, zihinsel şemalar, ideolojik konumlar ve toplumsal bellekle de şekillenir.
Metin Hülagü’nün söyleminde bazı ana motifler göze çarpmaktadır. Hülagü’nün konuşmasında öne çıkan bazı motifler şöyledir:
Bu motifler, hem anlatısal hem de zihinsel düzeyde belirli kalıpların varlığına işaret etmektedir. Bilişsel çarpıtmalar çerçevesinde değerlendirecek olursak;
Anlatısal Kutuplaşma (Narrative Polarization) içerisindeki Metin Hülagü’nün söylemi, tarihi ikili kutuplar içinde açıklama eğilimindedir: Bir yanda “Batıcı İttihatçılar” – “Millî ve yerli Abdülhamid” diğer yanda “Komitacı ve tecrübesiz darbeciler” – “devlet adamı geleneksel elitler”. Bu tür kutuplaştırıcı anlatılar, karmaşık tarihî süreçleri indirgemeci zihinsel şemalara dönüştürür ve bireyin bilişsel haritasında basit dost-düşman ilişkileri oluşturur. İttihatçı liderleri “boş adam”, “tecrübesiz”, “komitacı” gibi ifadelerle entelektüel ve askerî yeteneklerini küçümseyerek, bilişsel olarak onların düşünsel değerini geçersiz kılma çabası vardır. Bu durum, tarihî kişilikleri tarihî bağlamdan soyutlayarak değersizleştirme eğilimidir.
Hülagü’nün bazı açıklamaları, İttihatçıların eylemlerini kişisel çıkar, Batı hayranlığı ya da darbecilik gibi “olumsuz niyet” temelli açıklamalarla anlamaya yöneliktir. Bu da, yapılandırılmış ve sistemsel tarih okumalarının önünü keser. Ayrıca, karizmatik figür mitolojisi yaratarak Abdülhamid’in “yerli ve millî” lider olarak idealize edilmesi, geçmişe yönelik karizmatik lider ihtiyacı ile ilgilidir. Bu da, güncel siyasî ya da ideolojik pozisyonlarla bağlantılı olarak yeniden inşa edilen tarihî hafıza biçimidir.
Seçici Tarihî Hafıza (Selective Memory) dediğimiz tutum Hülagü’da bariz şekilde görülüyor. Abdülhamid’in otoriter yönetimi, kaybedilen vatan coğrafyası, basın sansürü, sürgün ve hafiye teşkilatına dayalı idaresi göz ardı edilerek onun “millî ve yerli” lider olarak idealize edilmesi, nostaljik selektif algının bir örneğidir. İttihat ve Terakki’nin Cumhuriyet’le olan sürekliliği, Cumhuriyet’e yönelik dolaylı eleştirileri de beraberinde getiriyor. Hülagü’nün söyleminde bu sürekliliğe karşı duyulan rahatsızlık, “hainlik ithamı Cumhuriyet’e miras kaldı” gibi cümlelerle dışsallaştırılmaya çalışılmaktadır.
Metin Hülagü’nün söylemi, İttihat ve Terakki karşıtlığını sadece tarihî değil, ideolojik ve psikolojik bir düzlemde yeniden üretmektedir. Bu karşıtlık, çoğu zaman indirgemeci, duygusal yüklü ve bilişsel tutarsızlıklarla şekillenen bir “anlatı”ya dönüşmektedir. Hülagü’nün tutumu, tarihî olayları yorumlamaktan çok, belirli ideolojik konumları destekleyecek şekilde yeniden kurgulama eğilimindedir. İttihatçılara yöneltilen eleştirilerin haklı yönleri olabilir; ancak bunların tarihî bağlamdan soyutlanarak sunulması, taraflı bir tarihî hafızanın oluşmasına neden olur. Bu durum, sadece akademik değil, toplumsal düzeyde de “bölünmüş geçmiş” algısını besler.
Sonuç
Prof. Dr. Metin Hülagü’nün tarihî olaylara ve figürlere yaklaşımı, akademik tarihçilik ilkeleri olan nesnellik, kaynak temelli analiz, ideolojik bağımsızlık ve bağlamsal bütünlük açısından çeşitli sorunlar taşımaktadır. Hülagü’nün düşüncelerinde belirginleşen ideolojik yönelim, tarih yazımını analitik bir uğraştan çok güncel politik kavramlar üzerinden geçmişe hükmetmeye dönüştürmektedir. Bu tür bir yaklaşım, bilimsel tarihçiliğin evrensel standartlarıyla bağdaşmadığı gibi, tarih disiplininin itibarını da zedeleyici potansiyele sahiptir. Hülagü’nün tarih yazımı yaklaşımı, tarihçiliğin bilimsel ölçütlerine ve yöntemlerine dair ciddi eleştirileri hak etmektedir. Tarihî olguların seçimi ve sunumunda tarafsızlık, metodolojik şeffaflık ve ideolojik etkilerden bağımsızlık ilkeleri, tarihçiliğin temel direkleridir. Hülagü’nün bu ilkelerle çelişen tavırları, akademik kimliğinin inandırıcılığına zarar vermektedir. Özellikle sansür beyanı, tarihçiliği bir anlatı üretiminden çok bir “tavır alma” meselesine indirgemesi bakımından eleştiriye açıktır.
| SEMİH ÇALIŞKAN YAZDI | GAYRİ SAFİ YURTİÇİ HASILA ve HÂL-İ PÜRMELÂLİMİZ – SEMİH ÇALIŞKAN…
| SEMİH ÇALIŞKAN YAZDI | ENFLASYON, VERGİ POLİTİKALARI VE ÜCRETLİLER – SEMİH ÇALIŞKAN YAZDI Uzun…
| DR. İKBAL VURUCU YAZDI | Zihinsel Sömürgeciliğin Türkiye’deki İzleri Bu makale, sömürge entelektüeli kavramını,…
| DOĞAN SEVİMBİKE YAZDI | Cumhuriyet 102 Yaşında! “Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir.“ Mustafa Kemal Atatürk…
| DR. İKBAL VURUCU YAZDI | İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE DEMOKRATİK RETORİĞİN İSTİSMARI Bir Zihniyetin Dışavurumu…
| SEMİH ÇALIŞKAN YAZDI | BEŞERİ SERMAYE ENDEKSİ: İYİ SAĞLIK, İYİ EĞİTİM! Türkiye İstatistik Kurumu…